HAKKINDA

Kapitalizmin tüm dünya emekçilerini ezen politikalarına, emperyalizme ve burjuvaziye karşı birlik, dayanışma ve mücadelemizi yükseltelim.
Türkiye emekçileri, işçiler, işsizler, esnaf, zanaatkâr, kadınlar, çocuklar, gençler, engelliler, öğrenciler, öğretmenler, hemşireler, bilim insanları, doktorlar, sağlık emekçileri, teknik elemanlar, hukukçular, mimarlar, mühendisler, köylüler, kapitalizmin vahşi saldırısı altında.

Cumhuriyetin kuruluşundan bu yana ilericiler, devrimciler, ülke topraklarında yaşayan emekçiler kapitalist-emperyalizmden kurtulmak için mücadele ediyorlar. Koşullara uygun örgütlenmeler, mekanizmalar kuruyorlar. Kurdukları örgütleri daha mücadeleci kılmanın yol ve yöntemlerini arıyorlar. Emeğiyle geçinenlerin tümü haklarını bir sendika çatısı altında aramaya yöneliyorlar.

Son 20 yıldır emekten yana güçler arasında nasıl bir dünyada yaşadığımıza dair yüzlerce kitabı dolduracak kadar tartışma yapıldı. Bu tartışmaların en önemlilerinden birisi “işçi sınıfının konumu” başlığı altında yapıldı. Çünkü bu soruya verilecek cevap, işçisiyle, memuruyla, işsiziyle, geçici, mevsimlik, parttaym çalışanıyla, ev eksenli çalışma yürüteniyle, genci yaşlısı, kadını erkeğiyle tümüyle emekçilerin ve onların ekonomik örgütü sendikaların kaderini doğrudan etkileyecekti. Bu tartışmalar içinde hangi tarafta yer aldığına bağlı olarak işçi sınıfının ve sendikaların önünde iki yol kalmakta.

Ya mevcut kapitalist sistemin doğal bir uzantısı haline gelecekler ve uysal örgütlere dönüşecekler. Bu şekilde sistemin sadece aksayan yönlerini çözmeye gayret eden yapılar olacaklar. Veya, ezilmeye, sömürülmeye son vermeyi, kapitalizmi ortadan kaldırmayı hedefleyen bir sınıf ve işçi sınıfının ekonomik, demokratik, sosyal haklarını korumayı, kapitalist sömürüyü sınırlandırmayı ve sömürünün tümden ortadan kaldırılmasının zeminini oluşturmayı hedefleyen örgütler olacaklar.

Bizler ikinci yolu seçenleriz. BİRLİK DAYANIŞMA HAREKETİ’ni oluşturan bizler, toplumu anlamayı sağlayacak karşıtlığın emek/sermaye çelişkisi olduğunu biliyoruz. Emperyalizmin halkların kâbusu olduğunu görüyor, kapitalizmin dünyayı gün günden kötüye götürdüğünü biliyoruz. Bizler, dünyayı yorumlamanın yetmediğini, önemli olanın onu değiştirmek olduğunu iddia ediyoruz. Bizler bu anlayışla yola çıktık.

Mevcut sendikal yapılardaki tartışmaların iyice kısırlaştığını görüyoruz. Bir stratejiden yoksun tartışmaların, programsız politikaların sonuca ulaştırmayacağı defalarca kanıtlandı. Tarihsel tecrübe ve kazanımları göz ardı etmeyen, bilinenleri ve kanıtlanmışları elinin tersiyle itmeyen bir anlayış gerekiyor. Bugüne dek bildiklerini de sorgulamaktan çekinmeyen, daha önce ulaşılamamış emek kesimleriyle de kucaklaşmayı hedefleyen, yeni ve devrimci bir emek odağı yaratmak üzere harekete geçmenin vakti geldi.

Tüm geleceğimizi birlikte tartışmak üzere seni de aramıza bekliyoruz.

Temmuz 2005

www.birlikdayanisma.org

TÜRKİYE SENDİKAL HAREKETİNİN KISA GEÇMİŞİ
Bugünkü işçi hareketini anlamak açısından biraz tarihe bakalım. Sorunlarımız ortaklaştıkça, çözüm bulmak da kolaylaşacaktır. Ortak aklı üretmenin yolu, ortak tartışmalardan geçer.

İlk dönemler
Osmanlı ve Türkiye topraklarındaki ilk işçi örgütlenmelerini, ilk toplu sözleşmeleri 1700’lü yıllara uzatan kimi araştırmacılar varsa da, zorlama yaklaşımlar bir yana bırakıldığında, modern anlamda Türkiye işçi sınıfının tarihini 1800’lü yılların sonlarından başlatabiliriz. İşçi sınıfının ilk örgütlenmeleri doğal olarak sanayinin geliştiği İstanbul, Selanik gibi kentlerde başladı. İşçi sınıfı tüm tarihi boyunca çok değişik amaçlı, çok değişik biçimde örgütlenmeler gerçekleştirdi. Türkiye işçi sınıfının çeşitli sandıklardan, dayanışma örgütleri ve ilk sendikalara, değişik yasal işçi partilerinden yasa dışı parti ve sendikalara uzanan zengin bir geçmişi bulunuyor.

Ancak, Türkiye işçi sınıfının hakkını yasal örgütlerde arayabildiği dönemler çok uzun ömürlü olamadı. Kısa bir süre 1908 burjuva devriminde yasal çalışma olanağı bulan işçiler, hemen ardından Türk burjuvazisinin baskı ve terörüyle karşılaştılar. Kısa ömürlü örnekler dışında, burjuvazi işçi sınıfına hiçbir düzeyde yasal örgütlenme olanağı tanımadı. Türkiye işçi sınıfı sendikal örgütlenme geleneğini de savaşa savaşa yaratabildi ve bunu burjuvaziye de kabul ettirmeyi başardı.

Cumhuriyet kurulduktan sonra
Türk burjuvazisi Cumhuriyeti ilan ettikten sonra, 1925 yılında Takrir-i Sükun (Sessizliğin Sağlanması) kanununu çıkarttı ve işçi ve emekçilerin her türlü örgütlenmesini yasakladı. 1925’den itibaren 1946’ya kadar totaliter, tek partili bir rejimle yönetilen Türkiye’de sendikal faaliyetlerin tümü yasaktı. Bu türden faaliyetlerde bulunan işçiler ağır cezalar aldılar. Türkiye işçi sınıfına, İkinci Dünya Savaşı sonrasında 1946 yılının Haziran ayında ilk defa sınıf temelinde yasal örgütlenmeler kurma hakkı verildi. Çok kısa bir süre içinde iki yasal işçi partisi ve birçok sendika kuruldu. On binlerce işçi sendikalarda örgütlendi. Sendikaları bölgesel çapta birleştiren bölgesel sendika birlikleri kuruldu.

Bu demokratikleşme hareketinin ömrü uzun olmadı. Sıkıyönetim komutanlıkları işçi sınıfına her türlü örgütlenmeyi Aralık 1946’da yeniden yasakladılar. İşçi partilerinin ve sendikaların yönetici ve birçok üyesi hapse atıldı.

Yığınsallaşmaya başlayan sendikalar kapatıldıktan birkaç ay sonra, 20 Şubat 1947’de çıkarılan bir yasa ile işçi sınıfı yeniden sendikal örgütlenme hakkını elde etti. Ancak, sendikal çevrelerde “47 Sendikacılığı” olarak anılan bu dönemde kurulan sendikaların üyeleri adına toplu sözleşme bağlamaları ve grev yapmaları yasaktı. Kısacası, adı “sendika” olmakla birlikte, aslında bir çeşit “dayanışma örgütü” olan yapılar kurulmuş oldu. Buna rağmen bu kurulan “sendika”ların örgütlülükleri hızla gelişti. Bu sendikaları bünyelerinde toplayan “bölgesel sendika birlikleri” grev ve toplu sözleşme hakkı için aktif savaş verdiler. O dönem varolan iki parti, Cumhuriyet Halk Partisi ve Demokrat Parti işçi sınıfını kendi peşine takmak için her türlü yöntemi denedi.

Türkiye işçi sınıfının grev hakkı için verdiği ikinci savaş bu defa 16 yıl sürdü. 15 Temmuz 1963’te çıkarılan bir yasa ile işçi sınıfına Türkiye tarihinde ilk defa sınırlı grev hakkı tanındı ve sendikalara toplu sözleşme bağıtlama yetkisi verildi

1952 yılında Türkiye NATO’ya girdi. Böylece Türk burjuvazisi kendi yerini de netleştirmiş oldu. Aynı yıl, Amerikan istihbarat örgütlerinin doğrudan para, bilgi ve kadro yardımı ile 31 Temmuz 1952’de Türk-İş kuruldu.

Türk-İş, 1952 yılında kurulmasına rağmen 1962 yılına kadar 10 yıl süre ile fiilen ulusal düzeyde merkezi sendikal otoriteyi gerçekleştiremedi. Sendikal otorite genel olarak ilericilerin etkin oldukları bölgesel sendika birliklerinde idi.

Bu dönem, Amerikan sendikacılığının doğrudan müdahalesiyle, Türkiye sendikal hareketine “partiler üstü politika” dayatması kabul ettirildi. İşçi sınıfını ve sendikaları politika dışı tutan bu ideolojik saldırıdan sonra yeterli tedbir alındığı varsayılarak sınırlı bir grev hakkı alınabildi.

Türk-İş’in ardından DİSK kuruluyor
Aynı dönem içinde, bir grup ilerici sendikacı 13 Şubat 1961’de Türkiye İşçi Partisi’ni kurdular. 1961 Anayasası’nın getirdiği kısmi özgürlükler ortamında toplumsal uyanışın gerçekleşmesi, hem siyasal alanda hem de sendikal alanda ayrışmaları da beraberinde getirdi. Türk-İş içinde muhalefet yapan ilerici sendikacılarla Türk-İş yönetimi arasında giderek artan bir gerilim oluşmaya başladı. İlerici sendikacılar şu noktalarda yönetime muhalefet ediyorlardı:

– Türk-İş Amerikan hükümetinin bir organı olan AİD’den para almamalıdır;

– Türk-İş’in örgütsel yapısı anti-demokratiktir ve derhal demokratikleştirilmelidir;

– Türk-İş grevlerde hükümetin ve işverenlerin yanında yer almaktan vazgeçmelidir;

– Türk-İş işçi sınıfını politika dışı tutmaya çalışan “partiler üstü sendikacılık” anlayışını derhal terk etmelidir.

Hükümetin ve Amerika’nın güvenini kazanmış Türk-İş üst yönetimi ile sendikal hareketin demokratik, ilerici eğilimlerinin temsilcileri arasındaki çelişkiler giderek daha da derinleşti. 1965 yılından sonra çelişkiler kopuşla sonuçlanacak bir sürece girdi.

1947’den itibaren sendikal hareket içinde ilerici eğilimlerin başını çeken bu sendikacılar Türk-İş içinde çalışma olanakları kalmayınca kendilerine yeni bir sendikal örgüt modeli aradılar. Bu sendikacılar 13 Şubat 1967’de (yani 1961’de kurulan TİP’in altıncı kuruluş yıldönümünde) DİSK’i kurdular. Hazırladıkları bir belge ile Türk-İş’ten ayrılma nedenlerini açıkladılar ve yine başka bir belge ile DİSK’in kuruluş ilkelerini belirlediler.

DİSK’in büyümesi sadece niceliksel olmadı, DİSK’in niteliksel etkinliği de arttı. Başta Türk-İş üyeleri olmak üzere Türkiye işçi sınıfının çok önemli bir bölümünün güven ve sempatisini kazandı. DİSK’in etkinliği yalnızca işçi sınıfı ile de sınırlı kalmadı, diğer toplumsal katmanların emekçileri de DİSK içinde örgütlenmenin, hiç olmazsa onunla birlikte mücadele yürütmenin zorunluluğunu duydular. Köy emekçileri, kooperatif örgütleri, değişik meslek örgütleri (öğretmen, teknik eleman vb.) DİSK’i işçi ve emekçilerin çıkarlarını savunan ve geliştiren bir merkez olarak gördüler. DİSK’in böylesine güçlü ve etkin gelişmesinin ve Türkiye işçi hareketinde güçlü bir merkez haline gelmesinin başlıca nedenlerini sıralarsak, günümüze ve “nasıl bir anlayışla nasıl bir sendika” tartışmalarına da ışık tutmuş oluruz:

– Bünyesinde özellikle görece modern işkollarının (metal, kimya vb) genç işçilerini toplamış olması ona bir dinamizm kazandırmıştı.

– İşçi sınıfının ve özellikle Türk-İş üyelerinin Türk-İş’e karşı duydukları memnuniyetsizlik DİSK’e olan ilgiyi arttırdı.

– DİSK üyesi sendikaların ilk kuruluş yıllarında (1967-1970 arası) sendikal mücadelede, hak almada ve örgütlenmede işçi sınıfının değişik savaş yöntemlerini kullanması ona haklı bir güven ve ün kazandırdı.

– DİSK’in gerek kuruluş bildirgesindeki, gerekse yayınladığı temel belgelerindeki tezler yalnızca işçilerin günlük sorunlarına çözüm arayışını yansıtmıyor, aynı zamanda toplumun bütününün demokratik bir dönüşümünü hedefliyor ve toplumun diğer emekçi kesimlerinin de çıkarlarını savunuyordu. Bu durum, ona başta diğer emekçiler ve ilerici aydınlar olmak üzere toplumun bütün dinamik kesimlerinin desteğini kazandırdı.

Böylece güçlenen DİSK aynı zamanda Türkiye’nin politik yaşamında da mutlaka hesaba katılması gereken güçlü bir merkez haline geldi.

DİSK durdurulmak isteniyor
İşçi sınıfının kitleler halinde DİSK’te buluşmasını engellemek amacıyla, 1970 yılında CHP’li milletvekillerinin öncülüğünde Meclis’e bir yasa tasarısı sunuldu. Tasarıya göre, işçilerin sendikalara üye olması zorlaştırılıyor, dönemin sarı sendikal anlayışına bağımlı hale getirilmeye çalışılıyor ve toplu sözleşme ve grev hakkı uygulanamaz hale getiriliyordu. Buna göre, bir işkolunda sendika kurulabilmesi için, o işkolunda çalışan işçilerin en az üçte birinin sendikaya üye yapılması şartı getiriliyordu. Ayrıca, sendika kuruculuğu için o işkolunda en az üç yıldan beri fiilen çalışıyor olmak gerekiyor, uluslararası işçi örgütlerine üye olma hakkı da yalnızca o işkolunda en fazla işçiyi temsil eden konfederasyona bağlı sendikaya tanınıyordu. Aynı yörede farklı işkollarındaki sendikaların birlik oluşturma hakkı da kaldırılıyordu.

Bu tasarı, fiilen, arkasında devlet ve işveren desteği olmayan DİSK’i ve bağlı sendikaları ortadan kaldırmayı hedefliyordu. DİSK’i tasfiyeye yönelik sınıf düşmanı bu değişikliklere karşı, 15 Haziran’da DİSK’in yol göstericiliğinde on binlerce işçi sokaklara çıktı. On binlerce Türk-İş üyesi, DİSK üyesi, bağımsız, örgütsüz işçi ve emekçi, özellikle işçi yatağı olan İstanbul, Kocaeli, Gebze bölgelerindeki fabrikalardan yürüyüşe geçti ve yasa tasarısının geri alınmasını talep etti.

İşçi sınıfının tarihine 15-16 Haziran Genel Direnişi olarak geçen bu iki günlük eylem sonucunda taslak geri çekildi, DİSK büyümeye devam etti ve Türk-İş içindeki erime hızlandı. 15-16 Haziran Genel Direnişinin en önemli yansıması, dönemin “işçi sınıfının öncü rolüne” ilişkin tartışmalara genel anlamda bir son vermesi olmuştur. Bu iki gün sonunda, Türkiye işçi sınıfının hem ideolojik hem de fiili öncülüğü yapabilecek kapasitede olduğu tartışılmaz biçimde kanıtlandı. İşçi sınıfına ihtiyatla yaklaşan çevrelerde dahi işçilerin içinde örgütlenmenin bir zorunluluk olduğu fikri yaygınlaştı.

Bu dönem, memur hareketi açısından da hareketliydi. Memurlar içinde en dinamik kesimi oluşturan öğretmenler 1960’lı yıllarda Türkiye Öğretmenler Sendikası TÖS’ü kurdular. Ne var ki, TÖS anti demokratik yasalara dayanarak kapatıldı. 1971 yılında, sendikanın kapatılması üzerine kurulan TÖB-DER, TÖS’ün mücadelesini devam ettirdi.

Bu arada DİSK, 1971 yılında “sosyal uyanışı engellemek” üzere yapılan askeri darbeden de yıpranmadan çıkmayı başardı. Darbenin etkisinin geçmesinden sonra da sürekli büyümeye devam etti. İşçilerin hem ekonomik hem de sosyal hakları için mücadeleyi daha kapsamlı olarak yürütmeyi sürdürdü.

DİSK, 1976 ve 1980 yılları arasında Türkiye’de 1925’ten beri yasal ve açık alanda kutlanamayan 1 Mayıs’ları örgütledi. Bu yıllarda yapılabilen her 1 Mayıs, DİSK öncülüğünde kutlandı. Ülkeyi sıkıyönetim havasına sokacak, sendikal faaliyetleri altından kalkılmaz hale getirecek olan Devlet Güvenlik Mahkemeleri’ne karşı “DGM Direnişleri” yine DİSK’in öncülüğünde örgütlendi. İşverenlerle topluca mücadele içine girerek Madeni Eşya Sanayicileri Sendikası MESS’e karşı grevler tertipledi.

DİSK, Türk-İş’in yukarıda bahsettiğimiz “partiler üstü politika” olarak adlandırılan sahte tutumuna kuruluşundan beri karşı çıkarken 1977 yılında ilerici, demokrat güçlere sendikal hakları ve demokrasiyi geliştirme, TCK’nın 141-142. maddelerini kaldırma sözünü vererek oy alan ve parlamento çoğunluğunu elde edip iktidar olan CHP, DİSK’i içerden etkisizleştirme çalışmaları yürüttü. DİSK’in 1977 Kongresinde oluşan yeni yönetimi sınıf ve kitle sendikacılığına örnek yaratma çabasında olan Maden-İş, Banksen, Baysen sendikalarını “ihraç” istemi ile disiplin kuruluna verdi. Böylece, bu sendikalar ihraç edilemediyse de, DİSK’in sermayeye karşı yürüttüğü mücadele zaafa uğratıldı. Yaklaşan 12 Eylül darbesi önceden görülmesine rağmen bir bütün olarak DİSK ve üye sendikaların yöneticileri üzerlerine düşen görevi yerine getirmediler, gereken hazırlıkları yapmadılar. Sonuçta, o güne dek faşizme karşı kullanılan söylemden ve çağrılardan çok farklı olarak, DİSK ve üye sendikalar düzeyinde 12 Eylül darbesine karşı ortak ve kapsamlı bir direniş ortaya koyulamamış oldu.

12 Eylül dönemi
Darbeye giden süreçte onlarca ilerici insan faşist terör tarafından katledildi. Toplumsal sorunlara duyarlı muhalifler, eğitim emekçileri, akademisyenler, gazeteciler, sendikacılar bu terörün mağduru oldular. Çorum’da, Maraş’ta, İstanbul Üniversitesi’nde, Ankara Bahçelievler’de toplu katliamlar yapıldı. 22 Temmuz 1980 tarihinde DİSK’in kuruluşunda öncülük yapan, işçi sınıfı için günün en ileri ekonomik ve demokratik haklarını kazanan Türkiye Maden İş Sendikasının ve DİSK’in genel başkanı Kemal Türkler katledildi.

DİSK’e yönelik saldırıların son aşaması 12 Eylül 1980 darbesi ile başladı. DİSK’in çalışması yasaklandı. DİSK ve bağlı sendikalarının yöneticileri ile binlerce işçi temsilcisi gözaltına alındı. Binlerce ilerici DİSK üyesi burjuvazinin teröründen kaçmak zorunda kaldı. Buna karşın konfederasyon düzeyinde Türk-İş’e dokunulmadı.

DİSK’e saldırının bu aşamasında DİSK üyesi işçiler sendikalarından istifaya zorlandılar ve Türk-İş’e üye yapılmak istendiler. Bu arada bilinçli, deneyimli işçi önderleri ise tek tek ayıklandı ve işten atıldı. İşçi önderlerinin Türk-İş’e üye olmaları da bu yolla engellendi.

12 Eylül faşizmi döneminde, 1980 ile 1983 arasında sendikal faaliyetler bütünüyle yasaklandı. Yasak, 82 Anayasası’nın ardından, 2821 ve 2822 sayılı yasaların kabul edilmesinden ve ilk genel seçimlerin yapılmasından sonra kalktı.

DİSK tüm bu dönem boyunca kapalı kaldı. Grev ve toplu sözleşme hakkının inanılmaz prosedürlere bağlandığı bu dönem, emek hareketi açısından büyük zorluklarla geçti. Grev yapılamaz deniliyordu, ama, ilerici sendikalar bütün yaratıcılıklarıyla mücadeleyi sürdürdüler. 18 Kasım 1986’da bağımsız Otomobil-İş sendikasına bağlı NETAŞ’ta çıkılan grev ile bir yıl sonra Petrol-İş’in 63 işyerinde birden başlattığı grevler 12 Eylül karanlığının yırtılmasına büyük katkılar sundu.

1989 Bahar Eylemleri, yok olduğu iddia edilen işçi sınıfının yeniden bütün gücüyle ortaya çıktığını kanıtladığı için mücadele tarihinde ayrı bir yer alır. Bu dönemde yapılan eylemler, aynen 15-16 Haziran’daki sonucu vermiş ve işçi sınıfı bir kez daha toplumu emekçiler lehine dönüştürebilecek tek sınıf olduğunu kanıtlamıştır.

Belediye-İş’in, Petrol-İş’in, Kristal-İş’in, Hava-İş’in, Deri-İş’in ve adlarını bir anda sayamayacağımız diğer onlarca sendikanın tüm 80’li yıllar boyunca yürüttüğü eylemler, Türk-İş içinde bir değişimin başlamasını da beraberinde getirdi. Genel yapı olarak kuruluş amaçlarından çok uzaklaşamasa da, Türk-İş, işçilerin mücadele içinde edindiği bilinci göz ardı edemez hale geldi ve uzun süre sınıfsal bir söylem kullanmak zorunda kaldı. Böylesi bir değişimin sendikal hareketin toplu dönüşümü için kaldıraç yapılıp yapılamayacağını da emekçi dinamiğinin yönü belirleyecek.

Kamu emekçileri alanlarda
1990’lı yıllar, işçi hareketinin yanı sıra memur/kamu emekçileri hareketinin de geliştiği bir dönem oldu. Anayasa’da memurların sendikalaşmasını doğrudan yasaklayan bir hükmün yer almamasını geniş yorumlayan kamu emekçileri, yine önce öğretmenler arasında harekete geçtiler. Önce dernekleşen öğretmenler, yasaları zorlayarak, meşruluğu esas alarak sendikalarını kurdular. Eğitim emekçilerini sağlıkçılar, belediye memurları, maliye çalışanları ve diğer kamu emekçileri takip ettiler. Tek tek kurulan sendikalar birleşerek 1995 yılında Kamu Emekçileri Sendikaları Konfederasyonu KESK adıyla bir konfederasyon oluşturdular.

Siyasal alanda ise, 90’lı yıllar içinde, dünya sahnesinde sosyalist sistemin emperyalist saldırılara direnemeyip çökmesiyle örgütlü çalışma gözden düştü, gemisini kurtaran kaptan mantığı geçici olarak egemen oldu. Neo liberal saldırılar ve gericilik hemen her alana hakim oldu. İnsanlar hayat gailesi içinde kapitalizmin dişlileri arasında un ufak oldular. Yeni dünya düzeni, tarihin sonu, ideolojilerin sonu safsataları kirliliğini emekçi örgütlerine de bulaştırdı. Avrupa’ya umut bağlama, sınıf perspektifinden kopuş, kendi halkına güvensizlik bu dönemin karakteristiği haline geldi.

DİSK 1991 yılında yeniden açıldı. Şu anda, sınıf ve kitle sendikacılığı olarak tanımlanan, Birlik Dayanışma Hareketi içinde somutlanan geçmişin devrimci geleneklerinden farklı bir anlayışla yürüyor. Türk-İş, kısmen de olsa adım adım değişmeye başlamasının sancılarını yaşıyor. Özelleştirmeler küçük işletmelerden dev sanayi kuruluşlarımıza sıçradı. Ancak, muhalif, ilerici sendikalar henüz net bir programa sahip değiller. Sendikal alanda kamu emekçilerinin sendikalaşması, şimdilik grevsiz ve toplu sözleşmesiz olmakla birlikte, kabul edildi. İşçi memur ayrımını ortadan kaldıracak, ortak bir sendikal yapı yaratma görevi henüz tamamlanmadı.

Aynı dönem içinde, odalar, işçi sendikaları ve kamu emekçileri sendikaları, konfederasyonlar Emek Platformu adıyla bir arada hareket etme ihtiyacı duydular. Pek çok olumlu eylem yaptılar ve güç birliğini geliştirdiler. Ancak, sınırları belirlenmiş net bir program ortaya koyamadıkları için, tüm bileşenler dönem dönem ayrılıp tekrar bir araya geliyorlar. Sendikaların genel merkezlerinden bağımsız olarak İstanbul Sendikalar Birliği, Ankara, Kocaeli, Gebze sendika şubeleri platformu gibi bölgesel temelde veya kimi kentlerde şubeler düzeyinde muhalif sendikaların ortaklaşma, güç birliği geliştirme arayışları, şimdilik yetersiz olmakla birlikte geleceğe dair olumlu adımlar arasında sayılabilir.

Yukarıda kısaca aktardığımız tüm bu alanlarda da sınıf ve kitle sendikacılığı ilkeleri ile yürüyen anlayışların müdahalesi ortaya konmadıkça kalıcı başarılar elde edilmesi mümkün görünmüyor.

KISACA BİRLİK DAYANIŞMA
1973’ten sonra daha da gelişen sınıf kavgası içinde emekçilerin büyük çoğunluğunu bünyesinde toplayan, kapitalizme, emperyalizme, faşizme direnen, dişe diş kavga veren, işçi sınıfı bilimini kılavuz edinenlerin oluşturduğu bir anlayış her alanda güç kazandı. Birlik Dayanışma adını alarak mücadele yürüten bu anlayış, yıllar içinde serpildi, gelişti, yetkinleşti. Birlik Dayanışma, öğretmen hareketi içinde bir grup olarak doğdu. Eğitim emekçisi ve devrim şehidi Talip Öztürk öğretmenin önderliğinde, yüzlerce-binlerce yol arkadaşının emekleriyle örüldü. Birlik Dayanışma Türkiye’yi sınıf ve kitle sendikacılığı anlayışıyla tanıştıran hareketin somut ifadesi oldu.

Birlik Dayanışma adı, ortaya çıkışından çok kısa bir süre sonra, sendikal hareketin ve genel olarak işçi sınıfı hareketinin içinde bir anlayışı tanımlamakta kullanılmaya başlandı. Birlik Dayanışma Hareketi, işçi sınıfı ve başta DİSK olmak üzere, onun sendikal örgütleriyle kopmaz bağlar kurarak, köklü bir gelenek yarattı. İbrahim Güzelce ve Rıza Kuas gibi işçi önderlerinin yolundan yürüdü. Mustafa Hayrullahoğlu, Zeki Şahin, Meryem Karakız ve sayısız can, ölüm pahasına mücadelemizi yükselttiler. DİSK ve bağlı sendikalar, sayısız grev ve direnişlerle işçilerin, emekçilerin ekonomik, demokratik hakları için yılmaz savaşlar verdiler. DİSK’in ve Maden-İş’in başkanı Kemal Türkler bu uğurda faşist kurşunlarla can verdi. Birlik Dayanışma, mimar-mühendis odalarında, tabip odalarında, teknik elemanlarda, üretici-tüketici kooperatiflerinde, barolarda, hayatın her alanında kitlelere mal oldu.

Ülkede kapitalizme karşı kapsamlı bir mücadeleden yana olan güçler Birlik Dayanışma içinde yer aldılar. Kapitalist sistemin yıkımlarına karşı direnmenin gerekliliğini gören ve sistemi değiştirmeyi hedefleyen tüm kesimler, başta ilerici, sosyalist partilerin üyeleri, gençlik, kadın, öğretmen, teknik eleman, kooperatif hareketlerinin dinamik kesimleri Birlik Dayanışma Hareketi’ni oluşturdular.

DİSK’in, kooperatif hareketlerinin ve tümüyle emekçilerin bugün de bize yol gösteren devrimci geleneklerinin yaratılmasında, işçi sınıfının dünyayı değiştirme gücünü kendisinde görmesini sağlayan anlayış Birlik Dayanışma Hareketi sayesinde emek hareketinde egemen olmuştur. Bu nedenle, 75-80 arası Türkiye emek hareketine, işçi sınıfı hareketine dönük bütün değerlendirmeler Birlik Dayanışma Hareketi gözetilerek yapılmak zorundadır. Sınıf dışı unsurlara yönelen siyasi yapıların etkisinin kırılmasında, ilericilerin işçi sınıfıyla, kamu emekçileriyle, gecekondu gençliğiyle buluşmasında en büyük katkı Birlik Dayanışma Hareketi’nden gelmiştir.

İşte, önümüzü açacak ve bugün hem sendikal hem siyasal alanda yaşanan tıkanıklığı aşmamızı sağlayacak olan anlayış bu temeller üzerinde yükselecektir.

Devrimci bir emek odağı oluşturmak üzere yola çıkıyoruz
Hayat durmuyor, emek-sermaye çelişkisi azalmıyor, artıyor. Bugün 2005 Türkiyesi’nde tüm emekçiler daha yoksul, daha örgütsüz durumdalar. Haklarımız budanmış, gasp edilmiş, yarınımızdan emin değiliz. Ülkemiz emekçileri, Türk, Kürt, Arap, Laz, Ermeni, Gürcü, Boşnak, Çerkez… hep birlikte yoksullukla boğuşuyor, işkencede, hapishanede kırıma uğruyor. Aydınların, bilim insanlarının sesi kısılmaya çalışılıyor.

Emperyalistlerin çöreklendiği üslerimizden komşumuz Irak’ın tepesine tonlarca bomba yağdırılıyor. İran, Suriye, Lübnan emperyalist talan-yıkım, savaş tehdidi altında. Bölgemizde umudunu Amerikan ve AB emperyalizmine bağlamış hain, dönek yöneticiler var. Bunlar emperyalistler arası çelişkilerden yararlanabilecekleri, birine dayanarak diğerini kullanabilecekleri boş umudunu yaygınlaştırıyor, emperyalistlere sundukları hizmetlerinin karşılığını alabileceklerini zannediyorlar.

Emperyalizm ve kapitalizm Ortadoğu’yu mahşer yerine çevirdi. Bölge halklarına yeryüzü cehennemini yaşatıyor. Türkiye, mahşerin kapısında. Biz sömürgeciliğin böl-yönet oyunlarına düşmeyeceğiz. Birbirimizi kırmayacağız. Her halktan işçiler, emekçiler olarak kapitalizme, emperyalizme karşı birlikte karşı çıkıyoruz, çıkacağız. Emperyalizmin Büyük Ortadoğu Projesine karşı Ortadoğu ülkeleri işçilerinin, emekçilerinin, halklarının enternasyonalist dayanışmasını oluşturacağız.

Sanayici diye geçinen TÜSİAD patronları, başta Koç ve Sabancı, sanayi, ağır sanayi masallarını bir yana bıraktılar. Küçük ve orta esnafın iş alanlarına el attılar. Kurdukları market zincirleri ile domates, patlıcan, nohut, et, süt satarak küçük esnafı batırıyorlar. Avrupalı, Amerikalı ulus-ötesi tekellerle ortak olarak ülkemizin dağından yaylasından çıkan suyu şişeleyip halkımıza satıyorlar. İzin vermeyeceğiz.

Çare var. Emekçiler çaresiz değil. Bugün kapitalistler ve onların yağdanlıkları konuşuyor, yazıyor, çiziyorlar. İnsanların zihinlerine, akıllarına egemen olmaya, onları sersemletmeye, akıllarını esir almaya çalışıyorlar. Her alanda ideolojik bir saldırı var. Yatık gazeteciler ABD ve AB emperyalistlerinin hayasız sözcülüğünü yapıyor, halkımızın yüreğine korku salmaya çalışıyorlar. “Mütareke basını” deyimini hak eden yatık medya, Vaşington’dan ve Brüksel’den besleniyor, yalılarda, köşklerde yaşıyor. Namuslu gazeteciler, basın emekçileri fikirlerini gazetelerinde yazamaz hale getiriliyor, işlerinden ekmeklerinden oluyorlar.

Söyleyecek sözümüz var. Bizler, insanlara anlatabiliriz, onlardan öğrenip onlara öğretebiliriz. Tarlada, tezgâhta, fabrikada, atölyede, dersanede birlik olabiliriz. Sözümüzü her gün daha fazla emekçiye duyurabilir, onlarla büyüyebiliriz. Emekçinin mücadelesi her gün büyüyor, boyutlanıyor. Grevler, direnişler, protestolar, mitingler, ülkenin dört bir yanında onlarca, yüzlerce. Bunları yaygınlaştırmak, çoğaltmak, birbirinden haberdar hale getirmek, koordineli olarak davranmalarını sağlamak, aynı hedefe yöneltmek bizim görevimiz.

Hareketimiz, demokratik sınıf ve kitle sendikacılığı perspektifiyle, dünyanın değişen koşullarını hiçbir zaman göz ardı etmeden yürüyecek. İşsizleri, kadınları, ezilenleri, sigortasız ve sendikasız, güvencesiz çalışanları, yoksulları, örgütsüzleri de kapsayacak BİRLİK DAYANIŞMA HAREKETİ işçilerin ve memurların farklılıklarını gözeten, ama aynı zamanda emekleriyle geçinenler olarak iç içe geçmelerini sağlayacak bir perspektif sunan devrimci bir emek odağı olma hedefiyle yola yeniden koyuluyor. Hareketimiz, aynı zamanda, kendi sendikal örgütlerinin dışına itilmiş, örgütsüz kalmış ve bir çözüm arayışı içerisindeki kitleleri de hedef alıyor.

İşçi sınıfının içinde bulunduğu koşullar çok tanıdık. Sermaye sınıfı saldırılarına yeni boyutlar ekleyerek devam ediyor. Hem siyasal hem ekonomik planda ilerleyen saldırılar, ekonomik planda neo-liberal yönelimin belirleyici etkisini taşıyor. Ekonomik ilişkilerde kuralsızlaştırma (deregulation) uygulamaya konularak taşeronlaştırma, özelleştirme, sendikasızlaştırma, esnek çalışma ve kayıt dışı/enformel ekonomik ilişkiler gibi yeni uygulamalar yaygınlaşıyor.

Yapısal nitelikteki bu neo-liberal dönüşümler geniş istihdam koşullarının var olduğu geleneksel çalışma koşullarının yerini aldı. Bu durum işçi sınıfının geleneksel yapısını da çözme ve dağıtma hedefini güttü. Klasik, uzun süreli, tam gün çalışan işçileri örgütlemeye odaklanmış sendikalar ise bu duruma hazırlıksız yakalandılar. Bu gelişme, işçi sınıfını kendi mücadele araçları olan sendikalardan yoksun bıraktı. Geçmişte işkollarının hepsinde milyonlarca çalışanı kapsayan yaygın sendikalılık oranı bugün çok güdükleşti. Bu yeni durum sendikaları geçmişle kıyaslandığında işlevsizleştirmiş, sembolik dar bir alana sıkıştırmış ve faaliyetlerini kimi alanlarda birer tabela sendikacılığına dönüştürmüştür.

Buna rağmen, hâlâ gerek özelleştirmelere, gerekse sendikasızlaştırmalara ayak direyenler, bu yöndeki saldırıları durduranlar hiçbir zaman yok olmadı. Ülkemizdeki köklü sınıf ve kitle sendikacılığı anlayışını bilen, bu gelenekten beslenmiş olan ve birikimini yeni nesillere aktarma gayreti içerisinde olmuş sendikal kadrolar, bilgilerini paylaşmayı başarıyorlar. Bunun haricindeki geniş sendikal kesimler ise gerek milliyetçi gerekse dinci sağın etkisi altındalar ve sınıf düşmanı bir çizgide ancak düzenin borazanlığına soyunmuş vaziyetteler.

Tüm bu gidişatı tersine çevirebilmek için işçi sınıfının daha uyanık ve daha donanımlı olması gerekiyor. Yaratmayı hedeflediğimiz emek odağı, tüm bu sorunları yaşayan, hayatın içinde yer alıp çözüm bulmayı hedefleyen kadroları ve kitleleri buluşturmayı birincil amaç olarak görüyor.

Niçin yeni bir emek odağı
Bugün ülkemizde gerek sendikal hareketin gerekse emek hareketinin bir tıkanma yaşadığı görülüyor. Tüm bilinçli, iyi niyetli kadrolar emeğin sendikal savaşımında yeni bir atılımın yapılmasının zorunlu olduğunu görüyor.

Kapitalist tekellerin egemenliği geçmişle kıyaslanamayacak kadar arttı. Özellikle sosyalist sistemin yıkılışından sonra sermayenin dolaşımının önünde neredeyse hiçbir engel kalmadı. Sermayenin ülkeden ülkeye, bölgeden bölgeye, kıtadan kıtaya akışkanlığı saniyelerle ölçülecek kadar hızlandı. Tekelci kapitalizmin ideolojik saldırısı toplumları kılcal damarlarına kadar kuşattı.

Kapitalizmin bu denli gelişmesi, tekelleşmenin her alanda yoğunluk kazanması ve geçmiş tüm sosyal haklarımıza dönük neo liberal saldırılar bir yandan sendikaların örgütlülük oranlarını düşürüyor. Ancak, bu yoğunlaşma aynı zamanda sendikal hareketin sıçrama yapmasını sağlayacak dinamikleri de güçlendiriyor. Patronlar çekirdek kadro dedikleri daha az işçiyle, piyasanın ihtiyaçlarına göre çalışarak işyerlerine pazarda dinamizm kazandırıyorlar. Ama, bu kârlı durum, üretimin kesinlikle, hiçbir koşulda durdurulmamasını gerektirdiği için de işlerini daha kırılgan ve zayıf hale getiriyor. Kısacası, yıllar önceki öngörü geçerliliğini aynen koruyor: Kapitalizm kendi sonunu getirecek sınıfı yaratmaya devam ediyor.

İşte, kapitalizmin milyonlarca işçiyi ve kamu emekçisini gittikçe artan oranda yoksulluğa, açlığa, bilgisizliğe ve hepsinden önemlisi örgütsüzlüğe mahkum etmesi, yeni bir odak yaratılmasını zorunlu kılıyor. Bu sorunları görmek, bu sorunların çözümü için örgütlü bir mücadele yürütmek ancak stratejik bakış açısına sahip bir programla mümkün olacaktır. BİRLİK DAYANIŞMA HAREKETİ, dar grup çıkarlarını gözeten değil, geçmişin değerlerini bilen, emekçilerin ortak kaygılarını yok etmeyi hedefleyen bir strateji ve programla yola çıkıyor.

“Bu yasalarla artık bırakın grevi, nefes bile alınamaz” diyenlere inat, çıplak ayak yürüyerek, hep birlikte hasta olarak, işi yavaşlatarak, söke söke haklarını alan işçilerin mücadelesi BİRLİK DAYANIŞMA HAREKETİ’ni doğurmuştur. “Yasalarda memurlara sendika hakkı verilmemiştir” diyenlere inat, “hak verilmez alınır” şiarıyla sokaklarda, meydanlarda meşru temellerde mücadele yürüten kamu emekçileri BİRLİK DAYANIŞMA HAREKETİ’ni doğurmuştur.

Kongrelerde sadece isim tartışması yapanlara, yönetimde yer almak için ilkelerinden tavizler verenlere inat, sendikaların toplumun örgütsüz kesimleriyle buluşmasını sağlayacak programlar önerenler BİRLİK DAYANIŞMA HAREKETİ’ni oluşturuyorlar. Yığınların önünde, kadrolarla, eylemcilerle, gönüllü birlikler içinde yürüyenler BİRLİK DAYANIŞMA HAREKETİ’ni oluşturuyorlar.

“Sen memursun, orada örgütlen”, “sen işçisin, şurada örgütlen”, “sen işsizsin, sen taşeron çalışanısın, sen geçicisin, sen özel güvenlikçisin, sen kayıtdışısın” diyerek işçi sınıfını bilerek bilmeyerek bölmeye çalışanlara karşı BİRLİK DAYANIŞMA HAREKETİ farklılıkları gözeten ama ortaklaşmayı öngören bir anlayışı savunduğu için farklıdır.

Mavi yakalısı, beyaz yakalısı, işçisi, memuru, geçici çalışanı, aydını, akademisyeni BİRLİK DAYANIŞMA HAREKETİ’nin ayrılmaz bir parçasıdır. Bu Hareket, toplumun dönüştürülmesi için bir zorunluluk olan yeni bir emek odağını onlarla birlikte tüm emekçiler için örecek.

Tüm kararları ortaklaşa alacak, her aşamada katılımcılığı teşvik edecek bir anlayış emek hareketinin önünü açacaktır. Hareketimiz, bu nedenle de demokratik merkeziyetçi bir karar mekanizması uygulamayı hedefler. Tabandan kopuk tartışmalar kitle ile bağların kopmasına yol açar. Kendi kitlesini hiçe sayan anlayışlardan ve sözde sendikal birliklerden bütünüyle farklı olarak, BİRLİK DAYANIŞMA HAREKETİ, tüm tabanın tartışmalara katkı koyması için gereken iç ve dış düzenlemeleri yaratır ve gerek duyulan her aşamada tabana danışır.

Nasıl bir sendika?
İşçilerin ve kamu emekçilerinin en yaygın, en eski, en bilinen örgütsel yapıları sendikalardır. BİRLİK DAYANIŞMA HAREKETİ, meşru temellerde sendikal örgütlenmeyi esas alır. Sendikaları düşman gören bir anlayışa sahip değildir. Ancak, sendikaları dost kabul etmek, var olan eksikliklerini görmemek için mazeret değildir. Sendikal hareket eleştiri mekanizması işletilerek, sendikalar birileri için ikbal kapısı olmaktan çıkartılarak ilerleyecektir. Sendikalar, işçileri örgütlemek, onların çalışma ve yaşam koşullarını iyileştirmek, işçiler arasındaki yapay ayrımları yok etmek ve işçilerin birliğini sağlamak üzere kurulmuş örgütlerdir. Sendikalar, işçi sınıfının doğuşundan beri vardır. Sömürü devam ettikçe, sömürüye karşı mücadele eden sendikalar var olmaya devam edecektir.

Sendikalar sömürüyü tek başına ortadan kaldıramazlar. Sendikalar sömürüyü sınırlandırma mücadelesi yürütürler. Sendikalar iktidarı doğrudan hedeflemezler. Ama, kapitalizmin yıkımına karşı sürekli olarak üyelerini bilinçlendirirler.

İşçi kimliği taşıyan herkesi kapsamak sendikaların öncelikli hedefidir. Sendikalar, dil, din, ırk, siyasi görüş, cinsiyet ayrımı gözetmeden ezilen ve sömürülen tüm işçileri, tüm çalışanları üye yapmayı, örgütlemeyi, sınıf ve kitle sendikacılığı ilkeleri temelinde ortak sendikal hedefler ve program doğrultusunda sınıf mücadelesine katmayı hedeflerler.


Nasıl Bir Anlayış?

BİRLİK DAYANIŞMA HAREKETİ

1. İşçi sınıfının ve emekçilerin çıkarlarını gözetir. İster özel sektör çalışanı olsun, isterse kamu sektörü çalışanı olsun, her zaman işçilerin sınıfsal çıkarları için mücadele eder. Birlik Dayanışma Hareketi hiçbir zaman, hiçbir koşulda işverenlerin yanında yer almaz, daima emekçinin hakkını arar.

2. İşçilerin ve emekçilerin çalışma ve yaşam koşullarını düzeltmek için her türden demokratik, yasal ve meşru mücadele içinde yer alır.

3. Amerikan ve Avrupa Birliği emperyalizmine, kapitalist sermayenin tahakkümüne karşıdır.

4. Grubu oluşturanların kollektif görüşleriyle davranır; kararlarını ortaklaşa tartışmalarla alır; ortak akıl her bireyin değerlendirmesi sonucunda oluşur. Kararların ortaklaşa tartışılarak alındığı, alınan kararlara herkesin katıldığı demokratik merkeziyetçilik ilkesini hayatın her alanında uygular.

5. Sendikal örgütlenmelerimiz önünde engeller çıkartan iş yeri barajı, iş kolu barajı, yetki tespiti, noter şartı gibi demokrasi dışı tüm maddelere karşı mücadele eder.

6. İşçilerle memurların aynı sendikalarda buluşmasını engelleyen, demokrasi dışı yasaları reddeder, “tek iş kolu, tek sendika” mücadelesi verir.

7. Emekçilerin ekonomik, sosyal ve siyasal hakları için mücadele eder.

8. Yasalardaki tüm anti-demokratik hükümlerin ortadan kaldırılması için mücadele eder. Esnek çalışmayı öngören kanunları reddeder, değiştirmeye çalışır; çalışma saatlerinin düşürülmesini, işçi sağlığı ve iş güvenliği düzeyinin yükseltilmesini, anadilde eğitim, yayın ve kültürel gelişim hakkını savunur, emekçilerin birliğini sağlamak üzere bütün ulusal, dilsel, dinsel, kültürel toplulukların hayatın her alanında eşitliğe kavuşması için uğraşır.

9. İşçi sınıfı içinde imtiyazlar yaratan durumları engellemeye, işçi aristokrasisi yaratmaya yol açan etmenleri yok etmeye çalışır. Bu nedenle kayıt dışı çalışanın, parttaym çalışanın, evde çalışanın, taşeron işçisinin, sözleşmeli işçinin, geçici işçinin, çırakların, işsizlerin, yani tüm emekçilerin sorununu kendi sorunu olarak kabul eder.

10. Taşeron işçiliğini, sözleşmeli ve geçici işçiliği insanın en temel haklarına saldırı sayar. Her emekçinin tam zamanlı kadrolu, sigortalı ve sendikalı olması için her türlü mücadele içinde olur.

11. Yerli ve yabancı işçi ayrımını reddeder, kaçak çalıştırılan ve ağır biçimde sömürülen Romen, Bulgar, Azeri, Ermeni, Rus, Moldav, İranlı, Filipinli, Afrikalı işçilerin haklarına sahip çıkar ve TC vatandaşı işçilerle birlikte örgütlenmeleri için gayret eder.

12. Özelleştirmelere bütün yönleriyle karşıdır. Barınma, ulaşım, sağlık ve eğitim gibi temel ihtiyaçların kamu eliyle ve parasız verilmesi için mücadele eder. Medyanın, sanayi tekellerinin, bankaların, diğer finans ve sigorta kuruluşlarının kamunun elinde olması için faaliyet yürütür.

13. Aydınlar ve akademisyenlerle işçi sınıfının buluşmasını engelleyen yasaların değişmesi için mücadele yürütür; akademik personelin söz ve ifade özgürlüğünü engelleyen YÖK ve benzeri yasaların iptal edilmesi için ortak etkinlikler içinde olur.

14. Ayrımsız tüm çalışanların sendikalı, sigortalı, kayıtlı olmasını talep eder. Tüm çalışanlara sınırsız, kısıtlamasız sendika, grev ve toplu sözleşme hakkı verilmesi için mücadele eder.

15. Cinsiyet ayrımcılığının kesin olarak karşısındadır. Kadını ezen töresel, geleneksel, yasal tüm hükümlerin ortadan kalkması, kadınların sendikalarda, çeşitli kurullarda, özel ve kamusal yaşamda erkeklerle eşitliğini sağlamak üzere pozitif ayrımcılık ilkesini işletir.

16. Engellilerin maruz kaldığı ayrımcılığa karşı mücadele eder. Çalışma yaşamına ve kamusal yaşamın her alanına serbestçe katılmalarını sağlayacak önlemlerin uygulanması için uğraşır.

17. Sendikal görevlere seçilenlerin bulundukları konumda yalnızca belirli bir süre için kalmaları gerektiğini kabul eder. Makamların, seçilen kimseye ömür boyu verilmiş bir hak olduğu fikrini kökünden reddeder. Sendikal örgütlenmelerde seçilmişlerin geri çağrılma ilkesinin uygulanması için çalışır. Sendika üyelerinin AYNI KADEMEDE EN FAZLA 2 (İKİ) DÖNEM görev yapabileceği ilkesini titizlikle işletir. Yöneticilerin ücreti ASGARİ ÜCRETİN 3 (ÜÇ) KATINI GEÇEMEZ.

18. Köylerde kooperatifleşmenin sendikalar tarafından desteklenmesini; tarım işletmelerinin ürünleri için gereken yakıt, gübre vs. için devlet katkısını, köylülerin aracılar tarafından sömürülmesinin önlenmesini savunur.

19. Emperyalizmin saldırısına uğrayan, tehditlerine maruz kalan ülkelerin halkları ve emekçileri ile dayanışma yürütür, barış mücadelesi verir.

20. Uluslararası işçi sınıfı hareketinin kopmaz bir parçasıdır. Enternasyonalist dayanışma çerçevesinde ortak eğitim, ortak örgütlenme, ortak mücadele yol ve yöntemlerini geliştirmek grubumuzun birincil görevidir.

21. Ülkemizde yeni ağır sanayii yatırımlarını engelleyen, var olan ağır sanayi kuruluşlarımızın özelleştirmeler yoluyla yerli-yabancı sermaye gruplarına peşkeş çekilmesi için baskı yapan, tarımımızı yok eden, köylülüğü açlığa mahkum edip göçe zorlayan, işçi sınıfını, emekçi halkımızı ve ülkemizi topyekün emperyalistlere esir kılmaya çalışan bütün uluslararası mali sermayenin kurumlarını, kuruluşlarını ve tüm anlaşmalarını haksız, gayri meşru ve geçersiz sayar.

22. BİRLİK DAYANIŞMA HAREKETİ ortaya koyduğu ilkelere her koşulda sahip çıkar. İşçi sınıfının yürüttüğü mücadeleye asıl katkısının yukarıda sayılan ilkelere sahip çıkmaktan geçtiğini bilir. Bu bilinçle, örgütlerin içinde ya da örgütsel organlarda etkinlik kazanmak uğruna ilkelerinden ödün vermez.

Üretenin yönetmesi için, işsizliği yok etmek için, işten atılmaya hayır demek için, sosyal güvencesiz çalışmaya hayır demek için, özelleştirmeye, taşeronlaştırmaya hayır demek için, parasız eğitim için, parasız sağlık mücadelesi için, üslerin kapatılması için, YÖK’ün lağvedilmesi için, devrimci bir emek odağı yaratmak için, kendi kaderimizi kendi ellerimize almak için haydi BİRLİK DAYANIŞMA HAREKETİ saflarına!

Bundan sonraki tarihimizi hep birlikte yazmak, yeni atılımları yaratmak üzere yola koyuluyoruz!

2014